Menu

Reklam Yazarı ile Art Direktör

Bir sabah uyanıyorsunuz. Telefon çalıyor. Ta daaam, iş görüşmesi yapacaksınız. Hiç yaptırmadığınız kan tahlilinize göre endorfin az, adrenalin yoğun bir gün başlıyor. Murphy kanunları aklınızdan geçiyor. Aynaya bir göz kırpıp evden çıkıyorsunuz.

Yaşınızı söylerken yirmiyle başladığınız yıllar. Enerjiniz tavan. Reklam işindesiniz. %90 İstanbul’dasınız. Ve muhtemelen trafik sizi dışarda kollarını açmış bekliyor.

Neler konuşulacak, ne diyeceğim, ne eksik ne fazla bir sürü cümle boynunuzun üstündeki o 4.5-5 kg. ağırlığındaki kara kutunun içinde dönüp duruyor. Ajansın kapısına varıyorsunuz.

Suratınızda gergin bir gülümsemeyle (ki böyle olduğunu fark etmeniz onu değiştirmenize yetmiyor) sekreteryada bekliyorsunuz. Görüşeceğiniz kişi çok büyük ihtimalle “5 dk içinde” sizinle konuşmaya hazır olacak. “Etrafı meraklı gözlerle inceliyorum” rolünüz başlıyor. Sekreteryadaki tarihi geçmiş dergilere patates satan bir adamın kuğu gölü balesinin ikinci perdesine baktığı gibi bakıyorsunuz. Zaman, phantom kamerayla çekilirmişçesine ağırlaşıyor. Şans eseri sekreterin empati kabiliyeti yüksek, size su getiriyor. Cumartesi akşamları, cast ajansının zulmünden kaçıp Reina’ya gelen 20-22 yaşındaki modelleri barın köşesinden kesen orta yaş bunalımındaki adamların viskisini içtiği gibi içiyorsunuz o bir bardak suyu.

Malum “5 dk” geçiyor. Genelde beyaz lake olan ajans masasının etrafında görüşme başlıyor. Masadan mıdır bilinmez, plastik bir samimiyet odanın havasına nüfuz ediyor. Aslında neredeyse hepsi birbirinin aynı olduğunu farklı yerlerle görüştükçe anlayacağınız sorular gelmeye başlıyor.

Bir sol, bir sağ. Bazen orta geliyor. Göğsünüzde yumuşatıyorsunuz ya da gelişine vuruyorsunuz. Portfolyonuz varsa (ki müşteri temsilcisi de olsanız olmalı) gösteriyorsunuz. Zaman, zamanla daha hızlı akmaya başlıyor. Soruların sonu maddiyata doğru ilerliyor. “Ne kadar bir ücret…” diye başlayan o nihai soru biraz düşünmenize sebep oluyor.

Aslında ne istediğiniz çoktan belli, ama düşündüğünüz rakamı bozuk para olarak alsanız dolduracağı torbayı hayli hayli taşıracak kadar endişe de peşinizi bırakmıyor.

“Acaba çok mu istiyorum?”, “Bütçeleri ne acaba?” gibi vasat sorular sizi cevap vermekte yavaşlatıyor. Ağzınızdan geveleyerek de olsa bir şey çıkıyor. İş görüşmesi klişesinin çarkları dönmeye devam ediyor. “Biz kendi aramızda bir değerlendirme yapıp size döneceğiz” klişesi, masanın baş köşesinde oturduğu yerden kalkıp size bayat bir hoşçakal öpücüğü konduruyor. Oldu bitti maşallah.

Dışarıdasınız. Hava çok daha insani. Kullanmayan biri dahi olsanız canınız sigara içmek istiyor. Ve iş görüşmesi faslı bitiyor. Asıl karın ağrısı ise fırından yeni çıkıyor, tanışmadıysanız tanıştırayım; onun adı beklemek.

3 gün ila 3 ay arasında değişen bu karın ağrısı, sizi hayatın kaç bucak olduğu dahil bir sürü konuda bilgi sahibi yapmaya yetkin. Karamsar olmaya gerek yok. Her şey gibi onun da bir sonu var tabii.

Bir gün telefon çalıyor. Sizi çağırıyorlar. İşe giriyorsunuz. Çalışıyorsunuz. Bazen ajans değiştiriyorsunuz. Bazen ajans sizi değiştiriyor. Yüzler değişiyor. Markalar değişiyor. Sektör bile değişiyor.
Günler, aylar sonra da doğal olarak yıllar geçiyor.

Sonra bir sabah uyanıyorsunuz. Ajansa gidiyorsunuz. İş görüşmeniz var. Odadan içeri giriyorsunuz. Gözleri pırıl pırıl parlayan gencecik biri sizi bekliyor. Yüzünde sizin taa seneler evvelki gergin gülümsemenizi görüyorsunuz. Tanıdık geliyor, siz de gülümsüyor ve o neredeyse birbirinin aynı soruları* sormaya başlıyorsunuz. Sonra akşam oluyor ve yaratıcı yönetmenlik yaptığınız ajansın blog sayfasına bu konuda bir yazı yazmanın zamanı geldiğini düşünüyorsunuz. Sonrası ise bilindik hikaye…

*O sorulara diğerlerinden farklı cevaplarım var diyorsanız tecrübeniz ne olursa olsun bana ulaşın.

Erhan Ali Yılmaz info@promoqube.com

0 Comments

Leave A Comment

Your email address will not be published.