Menu

Snooze

 

Bliiip. Bliiip. Bliiip.

Alarm çalıyor. Gözlerimi açıyorum. Saat 7:30. Sıradan bir Salı’nın (o da neyse) ilk dakikaları. Snooze’a basmak için iPhone’uma elimi uzatıyorum. Basıyorum. Alarmın metalik sesi kesiliyor. Tam gözlerimi kapatım “bir 10 dk daha” moduna gireyim derken gözüme ekrandaki Twitter ikonu ilişiyor. Beynimin medial temporal lobunun ilgisi oraya kayıyor. Biraz merak hormonu çoktan aort damarımda dolaşmaya başlamış bile. Sabah tweetlerini okumaya başlıyorum.

Kategoriler aslında üç aşağı beş yukarı aynı. Trafikten şikayet edenler. Havadan şikayet edenler. Argo ya da şehir klişeleri üzerinden pop gözlemler yapanlar. Tatil fotoğrafları. Alıntı paylaşanlar (ki o kategoriye çoğunlukla ben de giriyorum), pazarlama ve reklam otoritelerinin ön görüleri…

Snooze 10 dk geçtiğini haber veriyor. Kanımda derin uyku sırasında salgılanmış mikro miktarda kortizon yerini yataktan kalkmam için lazım olan adrenaline bırakıyor.

Yüzümü yıkamak için kullandığım lavabonun aynasına bakarken buluyorum kendimi. Sakallar piyasaya yeni çıkmış popçu kirli sakal ölçüsünü 2 milim aşmış gibi duruyor. Philips’in sırf bu işlem için İsviçreli bilim adamları tarafından geliştirdiği pilli bir aygıtla ufak bir revize veriyorum. Oldu bitti maşallah.

Otobüsümün kalkmasına 12 dk var. Bir reklamcının sabah kahvaltısı için çok bile. Evimin altındaki kurumsalını gayet lezzetli bulduğum Komşu Fırın’a uğruyorum. Ispanaklı gül böreği ve taze sıkılmış portakal suyunu o günün RSS feedine meze yaparak kahvaltı ritüelini tamamlıyorum.

Otobüs 2 katlı. Bir kısmı yeni yapılmış konutlardan beyaz yakalıların, bir kısmı ise onların etrafında oldukları gece kondu semtlerinden insanların oluşturduğu süper kozmopolit bir ortam. Herkes ellerindeki telefonlarla gündeme bağlanmış.

Çaktırmadan otobüste pazar araştırması yapıyorum. Samsung açık ara pazar lideri. iPhone ve Nokia başabaş 2’nciliğe oyunuyor. Kullanma sebepleri ise (görebildiğim kadarıyla) Facebook, Twitter ve diğerleri diye sıralanıyor.

Otobüsten inip Levent’ten metroya biniyorum. Anladığım kadarıyla yer altında telefonların çoğu internete erişmekte sıkıntı yaşatıyor. İnsanlar birkaç denemeden sonra onlarla vedalaşıp ceplerine koyuyor. Telefonun verdiği kısmi izolasyonun verdiği rahat yüz ifadesi, birbirlerine bakıp sonra gözlerini kaçıran insanların sabırsız mimiklerine bırakmış durumda yerini.

Metro, Taksim’de en büyük taksimatını yapıyor. Yukarı çıkarken yürüyen yol üzerinde tweet atan insanların yanından geçiyorum. Ajansa varmama 180 saniye var ama çoktan iş maillerine bakarken buluyorum kendimi. Merdivenlerin sonunda sabahları gazete satan abinin sanki hayatı boyunca kızmamış gibi çıkan sesinin yaklaşması, yeryüzüne çıkmaya az kaldığını işaret ediyor. Abiyi nedense çok seviyorum ama gazete almadan yanından geçip meydana çıkıyorum.

Zili çalıyorum. Bugün Ezgi açıyor kapıyı. Güleryüz seviyesi ortalamanın çok üzerinde bir reklam yazarı Ezgi. Yaratıcı bölüme doğru ilerliyorum. Aşırı doz güleryüz etkisini gösteriyor. Hemen neşeleniyorum. Sonra sırasıyla Selin, Kaynak, Aslı, Ceyhun, Neslin, Erdem, Can, Utku ve Bengisu’yu hedef alıyor günaydınlarım. Selin, Ezgi’yle güler yüz konusunda kapışacak potansiyeli olan ve genelde bu potansiyeli kullanmaktan hiç çekinmeyen trafikerimiz. (Aramızda kalsın çok da iyi yazıyor, yakında junior yazarımız olacak ama ona söylemeyin). Kaynak ve diğer arkadaşları bir ara anlatırım. Tabii bir de bugün aramıza katılan stajyerleri. Şurasını söyleyeyim, hepsi iyi çocuklar.

Gün olanca hızıyla geçiyor. Allahtan işimi seviyorum. Yoksa reklamcılık pek çekilecek çile değil (You know what I mean). Saat yarım. “Bügün nerede yiyelim” dalgası üzerinde sörf yaparak Taksim’e iniyoruz. Sokaklarda interaktif raketler göz kırpıyor. Dalga bizi yemekleri çok matah olmayan ama bahçesi büyük, tavanı açık, bizimki gibi büyük gruplar da gelse kolay yer bulunabilen ve biraz da bu yüzden tercih ettiğimiz Café Krepen’e götürüyor.

Öğle yemeği gelene kadarki 15 dk, muhabbet ve mobil bağlantılar (Foursquare’de burdayımlar, tweetler vb.) arasında gidip gelmeli ilginç bir ritüele dönüşüyor. Okuyucuya not: Aslında her zamanki durum o yüzden ilginç kelimesi pek de süper pozitif anlamında değil.

Saat 1 buçuk gibi, kilimanın dayanılmaz serinliğinde mesai başlıyor. Uygulamalar, arayüzler, içerik stratejileri, postlar, kurgular, yüz yüze toplantılar, telekonferanslar…

Saat 6’yı biraz geçmiş. Aslında genel geçer çoğu kuralın dışında bir sektörde çalışıyor da olsak, mesai saatlerini insancıl ölçülerde tutan bir yerde çalışıyorum. Ekip yavaş yavaş evlerine gidiyor. Blog yazıma başlıyorum. Bakalım ne çıkacak.

Fikri olan?

Erhan Ali Yılmaz

0 Comments

Leave A Comment

Your email address will not be published.