Menu

Aşk-ı Sosyal

Misina koptu kopacak

Umurunda değil…
Bi’ anda Ay’ın kuyruğunda denge bozuldu bozulacak.
Yörüngeden çıktım,
Ay ile doğarken Güneş ile battım.
Gözlerim kamaştı akşam akşam…
İçimde sıcak ürpertiler,

Ekşi bir tantana.
Hadi yine sabah olsun,
Yine Ay doğsun.
Acaba neden ki…

* 2009 yılında yazdığım “Sanrı” aldı şiirden bir alıntı.

Dertliydi…

Onunla tanışmış olmam bile “tekrar tekrar” anlatılıp anılacak bir enstantaneydi.

Aşık olduğum İstanbul’un arnavut kaldırımlı yollarında “AŞK” ile dolaşırken Boğaz’a karşı bir banka kuruluvermiştim. Deniz, doğa, irili ufaklı gemicikler, beyaz pufidik bulutlar ve masmavi gözlü bi’ gökyüzü… Güneş tam tepemdeydi. Gölgemi bile seçemiyordum. Yanıma bir genç yaklaştı ve ince bir ses tonuyla dünyama “merhaba” dedi.

O: “Merhaba. Rahatsızlık vermeyeceksem yanınıza oturabilir miyim?”

Ben: “Ne rahatsızlığı. Lütfen buyrun.” dedim.

Belli bir süre İstanbul’un kendi iç sesinden başka çıt çıkmadı. Yüzümü ona çevirdim ve inceden süzdüm. Dertli olduğu belliydi. Yüzünde hem bir mutluluk hem de kocaman bir karmaşıklık vardı. Dayanamadım sordum.

Ben: “İsminiz nedir acaba?”

O: İnce bir tebessümle… “Ben Sosyal Medya. Seninle 2006 yılında tanışmıştık Kaynak. Bu zamana kadar platonik bir iletişim içerisindeydik. Fiziken tanışmamız bugüne kısmetmiş desene.”

Ben: “O zaman bu cümleyi her yanına oturduğun kişiye söylüyorsundur; yanılıyor muyum?”

Sosyal Medya: “Yanılıyorsun, çünkü herkesin yanına oturmuyorum.”

Ben: “Sesin pek bir derinden geliyor. Madem bugün benim şanslı günüm; herkes için gün sona erip güneş batarken, biz seninle Ay ile birlikte doğalım. Dertleşelim…” dedim.

Zaten dünden razı olduğunu anlamıştım.

Bu yüzden sormuştum.

Hemen kabul etti.

Sosyal Medya:Bak bunu sevdim. Ama check-in olurken beni ne olur tag’leme. Gerçek kimliğimi olabildiğince saklamam şart” dedi.

Onu Victoria’ya götürecektim. O Ortaçağ’dan kalma su mahzeni görünümündeki meyhaneye girip bir masaya oturduğunuzda, içinizi gizli bir yeri keşfetmenin sevinci kaplıyordu.

Yola koyulmadan önce iPad’ime sarılmış İBB’den yol durumlarına göz atıyordum. Farklı bir beklenti içerisinde değildim; yemyeşil görmeyi umduğum o dünya yine kırmızıydı.

Sosyal Medya: Gülümseyerek…“Bırak şu iPad’i Kaynak’cım. Her yer kıpkırmızı olsa ne yazar. Benim için bu seferliğine martılar ile check-in ol. Binelim meçhule, ardımızda martılar kanat.” dedi.

Onun ruh halini daha da derinden süzdükçe geçmişi anımsıyordum. Çocukluğumu. Herkesin bir arkadaşı olduğu yılları. Kapıcıya çaktırmadan üç gündür gözümüze kestirdiğimiz kirazları “ağaca dalan vaaaaar” nidaları yükselmeden çalıp aceleden tepe taklak dallardan düştüğümüz günleri. O dönemde “kirazlar” bile arkadaşımızdı. Sadece kirazlar mı? Yollar, bahçeler, taşlar, Coca-Cola kutusundan yapılan toplar, sapanlar… Hey gidi günler hey…

Benim de Sosyal Medya ile konuşmak istediğim konular vardı. Bu gece Victoria, bizi vazgeçilmez “buğulu”nun eşlinde ortaçağa taşıyacaktı. Senelerdir verdiğim kreatif brief’lerin en can alıcı noktası olan “Markanın proje özelindeki vaadini tek bir cümlede açıklamak gerekirse” kalıbından faydalanarak bu gecenin vaadini belirlemiştim: “Yalnızlık ömür boyu”…

Her ne kadar şu anda hayatımı teknoloji ve sosyal medyadan bir an olsun bile ayırmadan yaşıyor olsam da, bizden alıp götürdüklerini görebiliyordum. Bu durum ile örtüşen “bile bile lades” deyimini ise çok severim. Alıp götürdükleri diyorduk değil mi? Sanki eskiden şu anda olduğumuzdan daha SOSYALDİK… Siz ne dersiniz?

Nerede bal gözlü İstanbul… Nerede Nişantası… Nerede Taksim… Nerede hiç umursamadan gövdene deniz gibi çarpan insanlar…. Nerede o hırslı bakışlar… Nerede Beyoğlu çöpçüleri… Nerede süt mısırcı… Nerede o bitmek bilmeyen enerji ile hala herkese meydan okuyan tramvay… Nerede o çın çın sesleri… Nerede Boğaz… Nerede o manzaranın eşiğinde balının elini tutmak… Nerede hayaller… Nerede beklentiler… Nerede o yağmak bilmeyen yağmur… Nerede o duruluk… Nerede arabalar… Nerede içimizde siren sesleri çaldıran kornalar… Nerede sevgilin… Nerede yağmur altında doyasıya öpüşmek… Nerede bu şekilde bütün kirliliklerden arınmak… Nerede ıslak hamburgerler… Nerede doğan güneşe inad edip Cambaz’da eğlenen yeni nesil… Nerede buz gibi buğulu rakı… Nerede seni kendinden geçiren o fasıl… Nerede o bardak tokuşturmalar…

Hepsi o gece Victoria’daydı…

Sosyal Medya ve benim yalnızlığımın aurasında…

 

HİKAYENİN DEVAMI BİR SONRAKİ BLOG POST’UNDA.

Kaynak Kartoğlu

0 Comments

Leave A Comment

Your email address will not be published.